Rize'de bir kapıyı çaldığınızda, daha ayakkabınızı çıkarmadan duyacağınız ilk cümle bellidir: "Bir çay demleyeyim mi?" Aslında bu bir soru değildir. Çaydanlık çoktan ocaktadır, bardaklar çoktan tepsiye dizilmiştir. Sorulan, sizin ne kadar kalacağınızdır.

Çay bu topraklarda bir içecekten çok bir dildir. Sevinçte de demlenir, yasta da. Bir müjde çayla verilir, bir dert çayla paylaşılır. Komşuya uğramanın bahanesi, yorgunluğun ilacı, misafirliğin olmazsa olmazıdır. İnce belli bardağın içindeki o koyu kırmızı renk, Rizeli için evin ta kendisidir.

Çayın burada ayrı bir yeri olmasının sebebi, onun sadece içilen değil, yetiştirilen bir şey olmasıdır. Rize'de pek çok ailenin sofrasına gelen çay, kendi bahçesinden, kendi yamacından gelir. Bahar geldiğinde yeşeren o ilk sürgünler, bütün bir yılın sevinci gibidir. Bahçeye çıkılan sabahlar, öğle arasında bahçe kenarında demlenen çay, akşam eve dönerken sırtta taşınan yük... Hepsi bu toprağın hafızasında yer eder.

Belki de bu yüzden Rizeli, çayı aceleye getirmez. İyi bir çayın sabır istediğini bilir. Suyun tam kıvamında kaynaması, demliğin yeterince beklemesi, bardağın rengine göre doldurulması... "Tavşan kanı" denen o rengi tutturmak, bir ustalık işidir ve her evin kendi usulü vardır.

Bir de çay ocakları var tabii. Çarşının köşesinde, limanın kenarında, iş yerlerinin arasında küçük ama vazgeçilmez duraklar. Orada siyaset de konuşulur, futbol da, havanın ne zaman açacağı da. Tanımadığınız biriyle aynı masaya oturup, bir bardak çayın ardından eski dost gibi ayrılmak, buranın en sıradan mucizelerinden biridir.

Hayatın hızlandığı, herkesin bir yere yetiştiği bu günlerde, çay bize bir şey hatırlatıyor: Durmayı. Oturmayı. Karşımızdakini dinlemeyi. Bir bardak çayın içilme süresi kadar da olsa, telaşı bir kenara bırakmayı.

Bugün birine çay ikram edin. Ya da birinin ikram ettiği çayı geri çevirmeyin. Kim bilir, o bardağın etrafında hangi güzel sohbet sizi bekliyor.

Afiyet olsun.